Yeni Hedefimiz Kılık Kıyafet Özgürlüğü
487 | | | 00-00-0000

Ahmet GÜNDOĞDU

Çoğu zaman farkında olmadan, duyduklarımız, yaşadıklarımız ve mensubu olduğumuz cemiyetin ürettiği çeşitli tutum ve davranışlar davranışımız, düşünceler ise düşüncemiz olur. Bu, bazen zorunlu olarak mensubiyet duygusunun oluşturduğu ihtiyaçtan, bazen hayatın içinde bir zorunluluk, bazen de toplumu dizayn etme çabalarının getirdiği dayatmaların oluşturduğu ve daha çok korkuya dayalı kültürün bir sonucu olarak karşımıza çıkar.

Serbest düşünme, beyin ile ilgili olmakla beraber, beynin fonksiyonlarını icra etmesi için hür ve bağımsız bir ortamda, korkuya dayalı olmayan, sınırları kesin çizgilerle çizilmemiş, herhangi bir kalıba oturtulmaya çalışılmamış bir iklim ve kültürel zenginlik gerektirir. Bu ortamı ve zenginliği toplumlar yaşadıkları topraklar üzerinde oluşturur, yaşatır ve geliştirir. Toplumların sağlıklı bir gelişim göstermesi ise, tarihsel süreç içerisinde insan kaynaklarına bu yönde yaptıkları yatırımlar ve bu yatırımların çağın ihtiyaçlarına uyumluluğu ve geleceğin insanını yetiştirme noktasındaki duyarlılığı ile yakından ilgilidir.

Yakın tarihimizi incelediğimizde göreceğiz ki, toplum; düşünce ve ifade özgürlüğü, inanç hürriyeti ve eğitim hakkından yoksun bırakılmış; yeniden şekillendirmek adına toplumsal mühendislik marifetiyle öğrenilmiş çaresizliğe itilmiştir. Bu mühendisliğin sinsi emeli, üreten değil, içe kapanık bir toplum inşa etmektir. Rivayet olunur ki, Hindistan’da yabani bir fil yavrusu yakalandığında bir zincir ile kalın bir ağaca bağlanır. Yavru fil kaçmaya çalışır ama kaçamaz. Zamanla kaçma denemelerini bırakır. O ağaçtan hiçbir zaman kurtulamayacağına inanır. Esareti öğrenmiştir artık. Bu aşamada ayağındaki zinciri ağaçtan sökerek, bir odun parçasına bağlarlar. Yavru fil her yürüyüşünde o odunun peşinden geldiğini görünce, hala o ağaca bağlı olduğunu ve hiç bir zaman bağlı olduğu ağaçtan kurtulamayacağını düşünerek kaçma girişiminde bulunmaz. Çevrede dolanır ama kaçmaz. Başlangıçta yavru filin kaçabileceğine inancı vardır ama kaçma imkânı yoktur. İkinci aşamada ise kaçma imkânı vardır ama kaçabileceğine olan inancını kaybetmiştir. Çaresizliği öğrenmiş, kaçmasının kendi elinde olduğuna inanmamıştır. Bu, öğrenilmiş çaresizliktir.

Millet olarak onlarca yıldır bir sindirme politikası altında çeşitli buhranlara maruz bırakıldık. Oligarşik siyaset ve bürokrasi tarafından insanımız başkalaştırılmaya, ötekileştirilmeye çalışıldı. Bu baskıların yetersiz kaldığı durumlarda ise sözde demokratikleştirme ve daha iyi bir gelecek vaatleri ile askeri darbeler yapıldı. Toplumun çoğunluğunu oluşturan dindar insanlarımız, sayı olarak fazla olmalarına rağmen temsil noktasında ve devlet idaresinde azınlık durumuna düşürüldü ve en temel hakları gasp edildi. Tamamen milletin kurumları olan imam hatip okullarının orta kısmı kapatıldı. İnancı gereği başını örten öğrenciler kampüs içerisine alınmadı. İkna odaları kurularak psikolojik baskı yapıldı. Medyatik ve siyasi propagandalar marifetiyle milletin öz değerleri sindirilmeye ve deforme edilmeye çalışıldı. İmam Gazali’nin, “Cevizin kabuğunu kırıp da özüne inemeyenler, cevizin tamamını kabuk zannederler” sözüyle dikkat çektiği zihniyet, toplumun inancını, ruhunu, maneviyatını, vicdanını ve düşüncesini yok saymış, pozitivist bir anlayışla insanı ve toplumu bedenden ve bedeni hazlardan ibaret görmüş; başta eğitim sistemi olmak üzere devleti bu anlayış çerçevesinde yapılandırmıştır. Yaklaşık iki yüz yıllık dönemi kapsayan bu batılılaşma temayülü; eğitim, hukuk, siyaset gibi alanların yanı sıra, giyim kuşama da devlet müdahalesini getirmiştir.

II. Mahmut’un, mevcut kıyafetin halkı batılılardan ayırdığına ve batı kıyafetini önce kendisinin benimsediğine, isteyenlerin batılılara benzemek adına sakallarını kesebileceğine dair irade beyanında bulunduğu, hatta yeni kurduğu ordunun kıyafeti ile tam bir Avrupa ordusu gibi olmasını istediği; başa kavuk yerine, daha sonra cumhuriyete geçişte değiştirilmesi büyük sancılara sebep olacak olan fesin geçirilmesi yönünde ferman çıkardığı belirtilmektedir.

Bu süreçte, batılılaşma ile kılık kıyafet değişimine çok anlamlar yüklenmiş, hatta dönemin bazı yazarlarına göre dış görünüşü değiştirmenin, kafanın içini değiştirmek olarak algılandığı anlaşılmaktadır. Yani doğu milletleri batılılaştırılacaksa, önce dış görünüşü; saçından, sakalından ve giysilerinden başlamak gerektiği kanaatinin dönemin devlet adamlarında çok güçlü olduğunu belirtmekte yarar vardır. Askerlik gibi bazı meslek gruplarında başlayan bu tek tipleşme sürecinde; zamanla yeni fikirler ve düşünceler üretmek yerine kolaycılığa kaçılarak sivil halkın da, otoriteye bağlı kılmak adına, kılık-kıyafetine müdahale edildiği görülmektedir. Bu tür müdahaleler başka toplumlarda da görülmekte ve Petro’nun Ortodoks Ruslara kalpak yerine şapka giydirebilmek için Moskova’nın etrafını topçu bataryaları ile çevirdiği bilinmektedir.

Daha çok eğitim yoluyla oluşturulmuş kısır döngüleri kırmak, tek tipleşmiş, geçmişte belki de bir ihtiyaçtan kaynaklandığı varsayılmış birtakım uygulamaları öğrenilmiş çaresizliğe dönüştürmeden medeni dünyaya uygun hale getirmemiz gerekir. Örneğin, geçmişte toplumların en büyük uğraş alanının savaş olduğu, dolayısıyla dominant faktörün asker ve askerlik mesleği olduğu gerçeği karşımıza çıkmaktadır. İlk olarak düzenli, tek tip ve formatlanmış askeri örgütlenme biçimi zamanla toplumun tüm katmanlarını etkilemiş ve demokrasiyi içselleştirememiş toplumlarda etkisini sürdürmeye devam etmiştir.

Ülkemiz açısından baktığımızda, demokratikleşme serüveni her defasında bu tip bir “öğrenilmiş çaresizlik” içerisinde, karşısında hep bu anlayışı bulmuş, serbest ortamlar engellenmiş, sivil düşünce yeşertilmemiş ve bu tutum davranışlarımıza, velhasıl giyinme biçimimize bile hâkim olmuştur. Bu tutum; okullarda öğrencilere, devlet dairelerinde memurlara ve zamanla sokakta gezen insanların kıyafetlerine, saçlarının taranma biçimine, başındaki örtülerine kadar dayatılmıştır. Bu dayatmalara zaman zaman sivil karşı çıkışlar olmakla birlikte, eğitim sisteminin insan davranışlarında oluşturduğu ve daha çok korkuya dayalı olarak geliştirdiği çaresizlik de, bunun devamına katkı sağlamıştır.

Eğitimde bir reformdan söz etmek için, öncelikle eğitim çalışanlarının bu reform girişimindeki rolüne bakmak lazım. Yani bu, önce çalışanlarımızın serbest düşünme, sivil olabilme ve dayatmalardan uzak bir ortam içerisinde çalışma imkanlarından yararlanması ile ilgilidir. Kılık-kıyafeti, tutum ve davranışları sınırlanmış, nasıl giyineceğine bile başkalarının karar verdiği bir meslek mensubu, bu sistem içerisinde öğrencisine nasıl örnek olacaktır. Öğrenme, bir etkileşim ise, etkileşim de, daha çok rol model olan öğretmenlerin tutum ve davranışları ile şekilleniyorsa, kendisinin giyim kuşamına bile karar verme noktasında özgür bırakılmayan çalışanlarımız öğrencilerine nasıl model olacaklar? Tarihinde topluma hep örnek olmuş, sınıfta lider, öğrenen ve kendisini sürekli geliştirmek zorunda olan öğretmenlerimizin giyim kuşamına da kendisinin karar vermesini istiyoruz. Saç, sakal, kravat, ceket, başındaki örtüsünün bağlanma biçimi gibi insan onurunu rencide eden müdahaleler çağımız insanının fıtratına uygun değildir. Bu konularla ilgili çıkarılmış ve daha çok darbe dönemlerinin ürünü olan tüm yasal dayatmaların kaldırılmasına yönelik mücadelemiz devam etmektedir.

2013 yılı, eğitim çalışanlarımız açısından değişim, dönüşüm ve özgürlüklerin elde edildiği bir yıl olmalıdır. Tıpkı geçen yılki, dayatılan zorunlu kesintisiz eğitimin kesintili olarak uygulamaya geçilmesindeki mücadelemiz gibi, okulları birer kışla olarak gören zihniyetin dayattığı tek tip kıyafet uygulamasının ve milli güvenlik derslerinin kaldırılması konusundaki mücadelemiz gibi, imam hatipleri birer öcü gibi gören zihniyetin yerine hoşgörüyü ve serbestliği getiren adımlar 2013’te de kararlılıkla devam ettirilmelidir.

Eğitim-Bir-Sen olarak, gerek misyonumuzun gerekse mensuplarımızın toplumun en eğitimli kesimi olmaları dolayısıyla topluma önderlik rollerinin de gereği olarak, kamuda kılık-kıyafet serbestliği için sonuç alıncaya kadar mücadelemizi sürdüreceğiz.

Yeni bir başlangıç yapılması talebiyle, Cemil Meriç’in ifadesiyle, “idraklerimize giydirilen deli gömleği” olan kamuda kılık-kıyafet dayatmasının son bulması için, yeni yıla eylemle gireceğiz. Ense tıraşı, saç, sakal, favori, bıyık, tırnak uzunluğu, kot vb. pantolon, başörtüsü yasağı gibi antidemokratik dayatmalar içeren 1982 model darbe ürünü çağdışı kılık-kıyafet yönetmeliğini fiilen yok sayarak, değişiklik talebimizdeki kararlılığımızın anlaşılmasını istiyor ve yeni yılın ilk iş günü, daha sivil bir yönetmelik talebiyle işyerlerine serbest kıyafetle giriyoruz.

Hiçbir hak, uğrunda mücadele verilmeden elde edilemez. Demokrasiyi hak etmek için mücadelede bulunmak gerektiğinin farkındayız. Geçmişte yasakçılara, dayatmacılara karşı nasıl mücadele ettiysek, bugün hakkımız olan ve yaşadığımız hayatın bir gereği olan serbest kıyafet için de mücadelemizi sürdüreceğiz. Biz yetişkin insanlarız, nasıl giyineceğimize kendimiz karar verelim.

Eğitim-Bir-Sen olarak hedefimiz belli: Kılık ve kıyafet özgürlüğü. Belki de bize düşen ulvi görev, kurtarıcı beklemek değil, kurtarıcı olmaktır. Yakınımızdan başlayarak, çevreye açılarak özne ve öncü olmak varken, başka arayışlar içinde olmak biraz da sorumluluktan kaçış değil midir? Şimdi, sadece elimizi değil, başımızla birlikte gövdemizi taşın altına koyma zamanıdır. İşimizi ve sorumluluğumuzu bir başkasına ihale edemeyiz. Yoksa, “oturun, oturanlarla beraber” itabına maruz kalırız. Öncü olma sorumluluğu omuzlarımızda iken, kendimizi nasıl oyalayabiliriz ki? “İnsana ancak çalıştığının karşılığı vardır” gerçeğine ne diyeceğiz?

Hülasa, demek istediğim o ki, bekleyen değil, beklenen olalım. Yeni yılın, başta eğitim çalışanlarımız olmak üzere, kamu çalışanlarına, ülkemize ve milletimize hayırlar getirmesini temenni ediyorum.

Top